Darülfünun ve Üniversite Reformu (1933)

Çağatay Yegen
*Ondokuz Mayıs Üniversitesi – Tarih Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

Giriş

Osmanlı Devleti’nin Lale Devri ile başlayan Batılılaşma macerası, Cumhuriyet’in ilânına kadar muhtelif aşamalardan geçerek, etkilerini bugüne kadar hissetirmiştir. İlk olarak askerî alandaki açıkları kapatmak maksadıyla yapılan reformlar, bilahare içtimai hayata da aksetmiştir. Bu maksatla 18. yüzyıldan başlayarak pozitif ilimler esaslı yükseköğretim kurumları açılmış, mühendislik, ziraat, madencilik, maliye, tıp, lisan gibi alanlarda eğitim verilmiştir. 1840’lı yıllara gelindiğinde, Batılı manada bir üniversitenin açılması gerekliliği hasıl olmuş, 1846 yılında hazırlanan bir layiha ile de, yükseköğretim kurumlarından mürekkep bir üniversitenin açılması kararlaştırılmıştır. Açılan bu üniversitenin adı Darülfünun olmuştur. Darülfünun kelimesi “dar’’ ve “fünun’’un birleşiminden meydana gelmektedir. “Dar” Arapça’da ev anlamına geliyorsa da, terim olarak okul-mektep anlamı taşımaktadır. “Fünun’’ da fenler anlamına gelmektedir. Yani Darülfünun kelimesini Fenler Evi, Fenler Mektebi veya bugünkü manasıyla Fen Fakültesi şeklinde açıklayabiliriz.

Darülfünun eğitim-öğretim hayatına, 1863 yılında Derviş Paşa’nın 300 kadar dinleyici önünde vermiş olduğu Fizik dersi ile başlamış ve 31 Temmuz 1933’e kadar çeşitli kapatıp-açılma vakaları geçirmişse de, yaklaşık 70 yıl devam etmiştir.(1) Bu süre içerisinde “Darülfünun-ı Osmanî, Darülfünun-ı Sultanî, Darülfünun-ı Şahane, İstanbul Darülfünunu’’ gibi birtakım isimler almıştır. 2252 sayılı kanun çerçevesinde de 1 Ağustos 1933 tarihinden itibaren İstanbul Üniversitesi adını alacaktır.

Cihan Harbi’nde Darülfünun

Osmanlı Devleti’nin Birinci Cihan Harbi’nde Almanlarla ittifak olması dolayısıyla, Darülfünun’a çok sayıda Alman bilim adamı gelmiş ve Darülfünun’da büyük bir ıslahata girişmişlerdi. İstanbul’daki Alman Eğitim ve Kültür Enstitüsü Başkanı olan Prof. Franz Schmidt, Türk hükûmetinin isteği üzerine, Almanya ile irtibata geçmiş ve 19 Alman eğitimcinin Darülfünun’a gönderilmesi kararlaştırılmıştı. 1918 yılında bir bilim adamının daha gelmesiyle bu sayı 20 olacaktı. Gelen bilim adamlarının isimleri ve uzmanlık alanları şu şekildeydi: Dr. Anschütz (Pedagoji ve Psikoloji), Dr. Bergstasser (Semitik Diller), Dr. Giese (Ural-Altay Dilleri), Dr. Lehmann-Haupt (Eski Çağ Tarihi), Dr. Obst (Coğrafya), Dr. Penck (Jeoloji ve Coğrafya), Dr. Leick (Botanik), Dr. Zarnick (Zooloji), Dr. Hoesch (Organik Kimya), Dr. Arndt (Anorganik Kimya), Dr. Fester (Teknolojik Kimya), Dr. Hoffman (Ekonomi), Dr. Fleck (Maliye), Dr. Schöborn (Kamu Hukuku), Dr. Jacobi (Felsefe) Dr. Nord (Tercüman ve Medeni Hukukçu), Dr. Mordtmann (Tarih Metodolojisi), Dr. Unger (Arkeoloji ve Eski Paralar), Dr. Richter (Alman Dili ve Edebiyatı), Dr. J. Würschmidt (Fizik).(2)

1915 sonbaharında başlayan bu girişim, yine bir sonbahar mevsiminde, 1918 yılında politik nedenlerle durdurulmuştur. Bu süre içerisinde Darülfünun istenilen düzeye ulaştırılamamış, Avrupa standartlarında bir üniversiteye dönüştürülememiştir.

Darülfünun Merkez Binası (Emre Dölen Koleksiyonu)

Millî Mücadele Döneminde Darülfünun

Darülfünun bünyesinde, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele hareketine, Kurtuluş Savaşı’na ve akabinde yapılan devrimlere karşı çıkan veya bu olaylar karşısında sessiz kalmayı tercih eden öğretim üyelerinin bulunması, dönem dönem tepkilere yol açmıştı. Bunların en ses getireni, 1922 yılının 30 Nisan-25 Ağustos tarihleri arasında vuku bulan “Darülfünun Grevi” olmuştur.

Darülfünun bünyesindeki Edebiyat Medresesi öğrencilerinin başlattığı bu hareket, kısa zamanda diğer medreselerden (fakültelerden) öğrencilerin katılımıyla büyük boyutlara ulaşmıştır. Hedefteki öğretim üyeleri şunlardır:(3)

1- Ali Kemal: Edebiyat Medresesi, Avrupa ve Osmanlı İlişkileri Hocası olan Ali Kemal, Damat Ferit Paşa kabinesinde Maarif ve bilahare Dahiliye Nazırlığı yapmış bir isimdi. Peyam-ı Sabah ve Alemdar gazetelerinde Anadolu Hareketi’ne karşı yazılar yazıyordu.

2- Cenap Şahabettin: Türk Edebiyatı Tarihi Hocası olan Cenap Şahabettin, Peyam-ı Sabah gazetesinde Milli Mücadele aleyhinde yazılar kaleme alıyordu.

3- Rıza Tevfik: Sevr Antlaşması’nı imzalamasıyla kötü bir şöhrete sahipti. Daha önce Şura-yı Devlet Reisliği yapmış ve Ayan Meclisi üyesi olmuştu. Darülfünun’da Metafizik dersleri veriyordu.

4- Hüseyin Daniş: İran Tarihi ve Edebiyatı Hocalığı yapıyordu. Öğrencilerin iddiasına göre bir derste, 2. Halife Ömer’in ordusuna “çapulcu sürüsü” demişti. Ayrıca Ertuğrul Gazi’yi bir “Tatar yavrusu”na benzetmişti ve bir yazısında Türk milletini “her türlü feyz ve kabiliyetten mahrum bir derbeder ve gelip geçici bir müstevli” şeklinde tarif etmişti.

5-Marujan Barsamyan: Darülfünun’da İngiliz Edebiyatı Hocalığı yapıyordu. Azerbaycan’ın sabık Dahiliye Nazırı Behbud Han Cavanşir’i öldüren, Ermeni kökenli Misak Torlakyan’ın avukatlığı görevini ifa ediyordu.

Grevin büyümesinde özellikle Ali Kemal’in bir yazısı ve Rıza Tevfik’in verdiği bir konferans etkili olmuştu. Nisan ayı sonunda “İstiklal Şartları ve Türkler’’ başlıklı bir yazı kaleme alan Ali Kemal, “Türklerin istiklale layık olmadıklarını, daha uzun süre büyük devletlerden birinin himayesi altında yetişmesi gerektiğini’’ yazıyor, Rıza Tevfik de Fuzuli hakkında yaptığı bir konferansta, “Fuzuli Türk değildi”, “Siz Türkler bir tek Fuzuli’yi aranıza almakla ne kazanırsınız? Türk’ün asırlar boyu bileğinde salladığı kılıncından başka övünülecek nesi var?” diyerek, adeta tepkilere davetiye çıkarıyordu.(4)

Öğrencilerin talepleri, bu 5 ismin üniversiteden uzaklaştırılmasıydı. Darülfünun yönetimi, dersleri tatil edip, greve tepkisiz kalınca, öğrenciler bir çıkmaza girdi. Zira mezuniyetleri ve diplomaları tehlike altındaydı. Çıkmaza düşen gençlere Ankara’dan gelen bir telgraf büyük bir moral olacaktı. “İstanbul Darülfünunu Talebesi Arkadaşlarımıza” başlığıyla gelen telgrafta şunlar deniyordu: “Vatanın en kıymetli evlatları tedris için tahsis edilen rahleleri suiistimal etmiş olanlara karşı gösterdiğiniz şahamet ve metaneti iftiharlarla öğrendik, var olunuz. Vatan ve millet sizden hoşnut ve sizinle mübahi olursa yeri vardır.”(5)

Gelen telgraf üzerine moral bulan öğrenciler, eylemlerine devam ettiler. Lakin Darülfünun yönetimi geri adım atmadı ve 20 Mayıs günü derslerin başlamasına karar verildi. Öğrenciler derslere girmeye çalışanları dövmek ve hocaları sınıftan çıkarıp sokak ortasında yumurta yağmuruna tutmak suretiyle, eylemlerini bir üst boyuta taşıdılar. Tüm bu yaşananlar üzerine Maarif Nezareti olaya el attı ve netice itibarıyla 5 isim (Ali Kemal, Rıza Tevfik, Cenap Şahabettin, Hüseyin Daniş ve Marujan Barsamyan) “süresiz” izne çıkarıldılar. Öğrenciler isteklerini yönetime kabul ettirme yolunda muvaffak olmuşlardı. Bilahare Darülfünun hocalarından Ali Kemal, Milli Mücadele aleyhine yazdığı yazılardan dolayı Ankara hükûmeti tarafından vatan haini ilân edilecek ve yargılanmak üzere Ankara’ya getirildiği sırada, İzmit’te halk tarafından linç edilerek öldürülecekti.

Darülfünun Öğrencileri Bir Geçit Töreninde (Bayezid)

Grevin sona ermesiyle birlikte, Büyük Taarruz’dan bir gün önce 25 Ağustos’ta ders hayatına kaldığı yerden devam eden Darülfünun, Yahya Kemal Beyatlı’nın 19 Eylül 1923’teki önerisiyle, Gazi Mustafa Kemal’e “fahri müderrislik” ünvanı vererek, Ankara ile ilişkilerini düzeltmeye çalışmıştı. TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal de bunun akabinde İstanbul’a telgraf çekerek, şu sözleri söylemişti: “Türk kültürünün odağı olan fakülteniz onursal profesörlüğüne seçilmemden dolayı kurulunuza teşekkürler ederim. Eminim ki ulusal bağımsızlığımızı bilim alanında fakülteniz tamamlayacaktır. Bu onurlu gelişmenin meydana gelmesini üzerine alan kurulunuz arasında bulunmak bence onur vericidir”.(6) Bilahare Darülfünun, 1 Nisan 1924’te katma bütçe ile mali özerklik ve aynı zamanda tüzel kişilik kazanacaktır.

Darülfünun Üzerine Tartışmalar(7)

Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması ve Cumhuriyet’in ilânıyla beraber, Ankara nazarında kötü bir şöhreti olan Darülfünun’un akıbeti, yeni rejimin kucağında bulduğu meselelerden biri oldu. İnkılabın önder kadrosu, inkılap ideolojisini ve devrimleri halka benimsetecek, bunları geniş kitlelere ulaştıracak laik ve akılcı bir elit oluşturmak istiyordu. Osmanlı’dan kalan bir bürokratik elit olsa da, bunlar nitelik ve nicelik olarak ihtiyaçlara cevap verecek durumda değildi. Ayrıca Darülfünun’un öğretim kadrosu çoğunlukla liberaldi. Oysa inkılapçı kadro devletçi, merkeziyetçi ve yukarıdan biçimlendirici bir anlayışa sahipti.(8) Şimdi bu kadronun önüne bir soru geliyordu: Devrimleri yeterince sahiplenmeyen, dil ve tarih tezlerine eleştirel bir tutum takınan, ideolojik olarak Ankara’dan ayrı olan ve bilimsel açıdan Avrupa’daki benzerlerine oranla geride kalan Darülfünun’a ne yapılacaktı?

1920’li yıllarının sonlarına gelindiğinde, basında Darülfünun hakkında iki farklı görüş ön plana çıkıyordu. Birtakım çevreler, üniversitenin özerkliğini koruması gerektiğini, Darülfünun’un yeni bir üniversite olduğunu, Avrupa’nın köklü üniversiteleriyle karşılaştırılmaması gerektiğini ve düzeltmek amacıyla yapılacak bir siyasi müdahalenin, durumu daha da vahimleştireceğini savunuyorlardı. Dönemin Maarif Vekili Cemal Hüsnü Bey, 9 Ekim 1929 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde, Darülfünun’u başarısız kabul etmenin mümkün olmadığını, Darülfünun’un memleket irfanında bir meşale vazifesi ifa ettiğini söyleyecekti.(9)

Karşıt görüşte olanlar ise, Darülfünun’un geçmişin kötü mirası olduğunu ve kendi halinde bırakıldığında geçmişin hastalıklarını taşımaya devam edip, inkılaplara ayak bağı olacağını ve müdahale edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Vakit gazetesi yazarlarından Sadri Edhem Bey, çeşitli tarihlerdeki yazılarında Darülfünun’u inkılaplara kayıtsız kalmakla suçluyordu. Ona göre, memurlar ve fırıncılar dahi “İnkılâb kültürü yapmak için” çalışırlarken, Darülfünun’un konferans salonları bomboştu.(10)

Bayezid Meydanı’ndan, Darülfünun Merkez Binasının Görünümü

Nihayetinde ikinci görüşte olanların dediği olacaktı. 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin açılışında konuşan, dönemin Maarif Vekili Reşit Galip Bey, şu eleştirileri yapacaktı: “Memlekette büyük politik ve toplumsal dalgalanmalar olmaktaydı. Üniversite (Darülfünun) bunun karşısında tarafsız bir seyirci rolünü sürdürdü. İktisat alanında önemli değişimler olmaktaydı. Darülfünun, bunlarla tamamen ilgisiz görünüyordu. Hukukta köktenci değişiklikler yapıldı. Darülfünun yalnızca yeni kanunları ders programına almakla yetindi. Yazı reformu yapılmış, dilin özleştirilmesi hareketi başlamıştı: Darülfünun bununla hiçbir surette ilgilenmiyordu. Yeni bir tarih değerlendirilmesi ulusal bir hareket anlamında bütün ülkeyi sarmıştı. Darülfünun’un buna karşı ilgisini uyandırmak için, üç yıl beklemek ve çabalar sarf etmek gerekti. İstanbul Darülfünunu en sonunda sustu, kendi kabuğuna çekildi ve adeta bir ortaçağ yalıtılmışlığıyla dış dünyadan tamamen koptu.”(11)

Birinci Türk Tarih Kongresi(12)

Ulus devletlerin, bulundukları coğrafyada ve o coğrafyadaki milletler üzerinde hak iddia edebilmelerinin dayanak noktası, mezkur coğrafyada ya da milletler üzerindeki tarihi haklarıdır. Bu sebepledir ki, Fransız Devrimi ile beraber inkişaf etmeye başlayan ulus devletler, ulusal/romantik bir tarih yazımına ihtiyaç duymuşlardır. İşte Türkiye’de de Cumhuriyet’in ilânıyla beraber, kısa süre sonra ulusal bir tarih tezinin gerekliliği hissedilmiş ve bu alanda çalışmalar yapılmıştır. Bu çerçevede, 15 Nisan 1931 tarihinde daha sonra Türk Tarih Kurumu adını alacak olan, “Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti” kurulmuş ve “Türk Tarih Tezi”ni oluşturma çalışmaları başlamıştır.

Türk Tarih Tezi, ana hatlarıyla, tüm eski uygarlıkların Türkler tarafından kurulduğunu kanıtlama amacı güdüyordu. 2-11 Temmuz 1932’de Ankara Halkevi’nde yapılan ve on gün süren tarih öğretmenleri toplantısı veya bilinen adıyla Birinci Türk Tarih Kongresi’nde, Darülfünun’dan gelen tarihçilerin, bu tezleri üstü kapalı bir şekilde eleştirmeleri, Darülfünun’un rejime muhalefet ettiği algısını oluşturmuştu.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Türk Tarih Kongresi’ne İştirak Eden Tarih Müderris ve Muallimleriyle Birlikte

Mustafa Kemal tarafından bizzat görevli bir tarihçi olan Afet (İnan) Hanım’ın, Darülfünun’da Türk Edebiyatı Tarihi dersi okutan Köprülüzâde Fuat Bey ile girdiği tartışma, dikkate değerdir. Afet Hanım, ikinci elden kaynaklara dayanarak, Türklerin Orta Asya’da en az milattan önce 9000 yıldır Altaylar-Pamir mıntıkasında kültür sahibi bir ırk olduğunu iddia ediyordu. Deneyimli tarihçi Fuat Bey de, Orta Asya’nın tarih öncesine ilişkin çalışmaların yeni başlamış olduğunu, dolayısıyla Türk Tarih Tezi’ni tarih öncesi çağlara dayandırmanın mümkün olmadığını belirtiyordu. Ayrıca “Türk dili hakkındaki tetkiklerin de çok ilerlememiş olduğunu derin bir esefle itiraf etmek mecburiyetinde” olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine söz alan Afet Hanım ve Hasan Cemil Bey, Fuat Bey’e hücum edince, Fuat Bey geri adım atmak zorunda kalıyor, onlarla hemfikir olduğunu ve bir suitefehhüm (yanlış anlaşılma) oluştuğunu beyan ediyordu.

1950 Seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi İktidarını Devirerek Tek-Parti Dönemine Son Verecek Olan Demokrat Parti’nin, 4 Kurucu Üyesinden Biri Olan Tarihçi Mehmet Fuat Köprülü’nün Bir Fotoğrafı

Yine dikkate değer bir başka tartışma da, Reşit Galip ve Zeki Velidî (Togan) Beyler arasındaki tartışmadır. Reşit Galip Bey, ikincil kaynaklara danayarak, Orta Asya’da tarih devirlerinde sürekli bir kuraklık olduğunu, bu sebeple batıya olan göçler yoluyla Türklerin batının her yanına uygarlık götürmüş olduğunu anlatıyordu. Bunun üzerine söz alan Darülfünun Edebiyat Fakültesi Türk Tarihi Hocası Zeki Velidî Bey, tarihi devirlerde Orta Asya’da bir kuraklık olmadığını kaynaklar göstererek anlatmaya çalışınca, kongrede tartışma çıkmış ve Reşit Galip, Sadri Maksudî, Şemseddin Beyler, Zeki Velidî Bey’e ağır suçlamalarda bulunmuşlardır. Bu olay üzerine Zeki Velidî Bey, Darülfünun’daki  görevinden istifa etmiş, hatta Türkiye’den ayrılmış ve bilahare 8 yılını yurtdışında geçirmek zorunda kalmıştır.

Darülfünun hocalarının, üstü kapalı bir şekilde de olsa, Türk Tarih Tezi’ni eleştirmeleri, adeta bardağı taşıran son damla olmuştu. Birinci Türk Tarih Kongresi, Darülfünun’un ilgası ve hocaların tasfiyesi için somut bir gerekçe oluşturmuştu. Birtakım çevreler, burada yapılan eleştirileri “bilimsel” değil “siyasal” olarak algılamışlardı. Ali Süreyya Bey, 17 Temmuz 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesi yazısında, “Darülfünun’un yeni tarih cereyanını lâyıkile kavrayamamış olduğu görülmüştür” diye yazıyordu.

Yine Cumhuriyet gazetesinde, 17 Temmuz’da çıkan bir yazıda Falih Rıfkı (Atay) şöyle diyordu: “Fakat Darülfünun dahi, Türk inkılâbına dair on seneden beri henüz bir tek sayfa telif etmemiştir. Darülfünun’un memleketin maddî, manevî müesseselerinin hepsine dokunan, yepyeni maddî, manevî bir nizam yaratan Türk inkılâbına karşı olan bu vaziyeti acaba nasıl tahlil olunabilir? Biz ne bitaraflığı, ne de kifayetsizliği kabul ederiz. Darülfünun yalnız ilim müessesesi bile olsa, müstesna inkılâp zamanlarında ilim müesseseliğinden fedakârlık ederek inkılâba hizmet etmekle, inkılâbı kafalarda ve ruhlarda yerleştirmek vazifesini en başa almakla mükelleftir.”

Üniversite Reformu ve Darülfünun’un İlgası

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, zihnindeki devlet ve toplum inşasının, ancak öncü bir üniversite ve elit bir grup ile mümkün olacağını düşünüyordu. Atatürk, üniversite reformuyla “Türk devriminin ilkelerini savunacak ve siyasal iktidarın desteği olacak bir üniversite” oluşturmayı hedefliyordu.(13) İstanbul Darülfünunu bu konuda Gazi’yi ve inkılapçı kadroyu tatmin etmeyince, 1931 yılında, iki yıl sürecek olan üniversite reformu süreci başlamış oldu. Bu çerçevede İsviçre Cenevre Üniversitesi Pedagoji Uzmanı, Profesör Albert Malche Türkiye’ye davet edildi ve Darülfünun hakkında bir rapor yazması istendi. Batı dünyasında oldukça tanınan bir profesör olan Malche, 24 Ocak 1932’de incelemelerine başladı ve 29 Mayıs 1932 tarihinde, 5 bölüm ve 49 madde, 95 sayfadan oluşan raporunu Ankara hükûmetine sundu.(14)

Albert Malche, Maarif Vekaleti’ne sunduğu raporda, özetle şu noktalara değiniyordu:(15)

1- Türkçe yayın sayısı yeterli seviyede değildir.

2- Yabancı yayınları okuyup, takip edebilecek öğrenci sayısı çok azdır.

3- Talebe sayısı çok fazladır, kayıtlı bulunup da hiç görünmeyen talebeler vardır.

4- Genellikle 1 seneden yukarı geçen ve diploma alan talebe sayısı çok azdır.

5- Müderrislerin ve muallimlerin maaşları yeterli değildir. Bunlar yan işler yapmak zorunda kaldıkları için öğretimin düzeyi düşmektedir.

6- Dersler eskimiş yöntemlerle verilmektedir. Bilgiler ezbere dayalıdır, pratiğe dökülememektedir. Pratik dersler eğitimin en az üçte birini kapsamalıdır.

7- Profesörlüğe yükselmede arkadaş kayırma vardır. Profesör atamalarını Maarif Vekaleti yapmalıdır.

8- Darülfünun kongreler düzenlemeli ve Darülfünun mecmuası çıkarılmalıdır.

9- Kütüphanelerin açık olduğu saatler yeterli değildir. Kütüphane dışına kitap verilmelidir. Talebelerin evlerinde kitap yoktur.

10- Derslere ait kitaplar bulunmadığı cihetle profesörlerin kitap yazması için telif ve neşre davet olunmalıdır.

Albert Malche’nin raporunu inceleyen Atatürk, mühim yerlerin altını çizmiş, 81 adet not almış ve raporla ilgili bir de genel bir değerlendirme yapmıştı. Gazi’nin notları özetle şu şekildeydi:(16)

1- İstanbul Darülfünunu lağv olunmuştur; yerine İstanbul Üniversitesi tesis olunacaktır. Bunun tesisine Maarif Vekaleti memurdur.

2- Talebe İngilizce, Almanca, İtalyanca veya Fransızca gibi en az bir ecnebi lisan bilmelidir, okuyup anlamalıdır.

3- Eminim en büyük vazifesi, ilmi meseleleri kapsar, idari işler için bir memur lazım (rektör).

4- İstanbul Darülfünunu kendisini şuurlu bir şekilde, muayyen bir noktaya sevk eden, ilmi ve fikri hızdan nasipdar değildir.

5- İstanbul Darülfünunu’nun en büyük zaafı, şahsi mülahaza ve araştırmaya sevk eder tarzda tedris yok. Ansiklopedik malumat veriliyor.

6- Darülfünun hocaları yoktur. Şimdilik dışarıdan getirmek lazımdır. Ondan sonra da, kendi çocuklarımızı ecnebi üniversitelerinde yetiştirmek lazım.

Darülfünun’un Merkez Binasının Bir Fotoğrafı (1929)

Atatürk, ayrıca “Notlardan Sonra 8 Esaslı Not” başlığı altında, Malche’nin raporu hakkında genel bir değerlendirme yaparak şunları söylüyordu: “Okuduğumuz rapor bir bakıma güya Türkiye’de bi âli tahsil müessesesi (yükseköğretim kurumu) kurmak için nasihatleri ihtiva ediyor; hâlbuki hakikatte bütün Türkiye’de bir kültür programının ne olmasına, nasıl olmasına işarettir. O halde bizim için İstanbul Darülfünunu’nu ne yapalım diye bir mesele mevcut değildir. Bizim için, bütün Türkiye’de nasıl bir kültür planı yapalım, mesele budur. İşte biz, yalnız ve ancak biz, mudil (karmaşık) bir mesele karşısındayız ve onu behemehâl halletmek mecburiyetindeyiz. Bu mesele vazıh surette hallolunmadıkça İstanbul Darülfünunu’nun ıslahından bahsetmek ayıptır, abestir, bîmanadır (manasızdır).”(17)

Böylece Albert Malche’nin raporu ve Gazi Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda, 2252 sayılı kanun çerçevesinde 31 Temmuz 1933’te Darülfünun kapatılıyor, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi açılıyordu. İstanbul Üniversitesi oluşturulurken, Alman üniversiteleri model alınmış ve Alman bilim adamları bu üniversitede ağırlanarak, yeni nesil hocalar yetiştirilmeye çalışılmıştır.

Sonuç

1933 yılında Almanya’da nasyonal sosyalistlerin iktidara gelmesiyle, politik ve ırksal özelliklerinden dolayı tecrit edilen bilim adamları, dünyada çeşitli ülkelere gitmeye başladılar. Bunlardan birisi de Türkiye idi. İstanbul Üniversitesi’nin gelişimi için, bu olay adeta şans olmuştu. Yurtdışından oldukça saygın bilim adamlarının gelmesiyle, Atatürk’ün tahayyül ettiği reform adımları da atılmış oldu. Milli Mücadele döneminden başlayarak, birçok suçlamalara maruz kalan, çeşitli badireler atlatan Darülfünun, nihayet tarihe karışıyor ve İstanbul Üniversitesi, inkılapçı kadronun istekleri doğrultusunda doğuyordu. Getirilen yabancı uzmanlar, Türkiye’de birçok alanda öncü olacak, ülkeye bilimsel bir canlılık getirecek ve bu sayede bilahare açılacak üniversitelerin temeli atılacaktı. Birinci Cihan Harbi yıllarında bir benzeri denenen bu girişim, harbin sonunda nihayete ermişti. Şimdi İkinci Cihan Harbi arifesinde, tekrar Alman bilim adamları Türkiye’ye, bu kez yeni adıyla İstanbul Üniversitesi’ne geliyor, etkileri günümüze kadar sürecek olan üniversite reformlarını gerçekleştiriyorlardı.


Dipnot

(1): Yücel Namal, Tunay Karakök, “Atatürk ve Üniversite Reformu (1933)”, Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Nisan 2011, s. 29.
(2): Horst Widmann, Atatürk ve Üniversite Reformu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2000, s. 62-63.
(3): Yücel Namal, Tunay Karakök, age., s. 30; Ali Yıldırım, Türk Üniversite Tarihi,Öteki Yayınevi, Ankara, 1998, s. 292.
(4): Ali Yıldırım, age., s. 293.
(5): Ali Yıldırım, age, s. 297.
(6): Yücel Namal, Tunay Karakök, age., s. 30.
(7): 20’li yılların sonları ve 30’lu yılların başlarında, basında Darülfünun’un akıbeti hakkında çokça tartışma olmuştur. Okuyucuyu sıkmamak adına, bu tartışmaların ana konularının belirtilmesiyle ve tartışmalardan birkaç örneğin verilmesiyle yetinilmiştir.
(8): İlyas Söğütlü, “Darülfünundan Üniversiteye: Cumhuriyet Türkiyesi’nde İlk Üniversite Reformu (1933)”, Liberal Düşünce, Sayı 34, s. 123.
(9): Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, Cilt 3, s. 25.
(10): Emre Dölen, age., s.3-5.
(11): Horst Widmann, age., s.72.
(12): Emre Dölen, age., s. 61-78.
(13): Ali Rıza Erdem, “Atatürk’ün Liderliğinde Üniversite Reformu: Yükseköğretim ve Bilim Tarihimizde Dönüm Noktası”, Belgi, Sayı 4, 2012, s. 377.
(14): age., 378.
(15): Ali Rıza Erdem, age., s. 378; Yücel Namal, Tunay Karakök, age., s. 31-32; Metin Özata, Atatürk Bilim ve Üniversite, Tubitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara, Kasım 2013, s. 93-100.
(16): Ali Rıza Erdem, age., s. 379; Yücel Namal, Tunay Karakök, age., s. 32; Metin Özata, age., s. 100-108.
(17): Yücel Namal, Tunay Karakök, age., s. 32.


Kaynakça

Ali Yıldırım, Türk Üniversite Tarihi, Öteki Yayınevi, Ankara, 1998.
Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010, Cilt 3.
Horst Widmann, Atatürk ve Üniversite Reformu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2000.
İlyas Söğütlü, “Darülfünundan Üniversiteye: Cumhuriyet Türkiyesi’nde İlk Üniversite Reformu (1933)”, Liberal Düşünce, Sayı 34, s. 121-128.
Metin Özata, Atatürk Bilim ve Üniversite, Tubitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara, Kasım 2013.
Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017.
Yücel Namal, Tunay Karakök, “Atatürk ve Üniversite Reformu (1933)”, Yükseköğretim ve Bilim Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Nisan 2011, s. 27-35.

*Fotoğraflar, Emre Dölen’in Türkiye Üniversite Tarihi serisinin, 2. ve 3. ciltlerinden alınmıştır.


PDF OLARAK İNDİRMEK İÇİN: